Flaubert'in Bibloyomani'si Üzerine Bir İnceleme: Gerçekten Kitapları Seviyor Muyuz?
Flaubert'in Bibloyomani'si Üzerine Bir İnceleme: Gerçekten Kitapları Seviyor Muyuz?
Gerçek bir kitap okuru olduğumu iddia edebileceğim yaşlar
lise zamanlarıma denk geliyor. Daha önceleri kitap okumakla ilgili yaşadığım
sıkıntılar, özellikle oturup o sabrı göstermek konusundaki sorunlar çözülünce,
kendimi kitapların sihirli dünyasına kapılmışken buldum bir anda. Önceleri
okuyacağım kadar kitapla başladı. Kendime seçtiğim beş ya da altı kitabı
alıyor, onları bitiriyor ve yerine yenisini alıyordum. Ancak elimdeki kitaplar
bitince yenisine sahip olmama bende bir takıntıya dönüşmeye başladı zamanla.
Üstelik bir sürü yeni ve güzel kitap çıkıyordu ve ben hepsini merak ediyordum.
Aslında düşününce, sadece onları merak ettiğimi sanıyordum.
Kitap
istifçiliğine işte o zaman başladım. Evet, bunun adı kitap istifçiliği. Tüm
kitap fuarlarına gidiyor, bütün internet indirimlerine bakıyor ve sürekli,
sürekli kitap alıyordum. O sıralar tuttuğum blog da belli bir başarıya ulaşmış,
hem de blog turu ekibimiz de yükselişe geçmişti ve aldığım kitaplara bir de
sürekli tanıtım için gelen kitaplar ekleniyordu.
Bunun bende
bir uyuşturucu bağımlısı etkisi yarattığını şimdilerde itiraf etmekten
çekinmiyorum. Kitaplığımda duruşlarına bile âşıktım. Fakat sorunun büyük bir
kaynağı da buydu. Sadece kitaplığımda duruyorlardı. Onları okuyamadan yerine
yenisini alıyordum. Raflarda asla kendilerine sıra gelmeyen kitaplarım
birikmişti.
Gustav Flaubert kısa hikâyesi Bibliyomani’de benzer bir saplantıya sahip bir karakteri anlatıyor
bize. Bir kitap koleksiyoneri Giacomo. Kitabın açılış kısmında yapılan tasvir
bana önce meşhur Notre Dame’ın Kamburu’nu anımsattı, sonraları okudukçaysa Goethe
ve Marlowe’dan tanıdığımız meşhur Faust karakterini. Hikâye ilerledikçe, aynı
saplantı, aynı aç gözlülük, aynı şeytani saplantı seziliyor aslında. Yazarın
niyeti bu muydu bilemem ama bu çağrışımlar kendi içimde karakter hakkında bir
çağrışımda bulunuyor.
Giacomo,
kitaplara saplantısı olan bir karakter. Onları raflarından alıyor, okşuyor,
inceliyor, kokluyor, her bir ayrıntılarına özenle dokunuyor ve ardından yepyeni
bir rafa kaldırıyor. Kitabın fiziksel varlığını duyularıyla hissediyor, o
varlığı oradan oraya taşıyor ancak asla onları okumuyor…
Özel ilgi
alanı elyazmaları olan Giacomo, öyle pek de okuma yazması olan bir karakter
değil aslında. Fakat elindeki kıymetli elyazmalarına bir âşık gibi davranıyor. Keşişliği
bırakıp, tüm benliğini kitaplara adamış biri Giacomo. Aslında varoluşunda
dinden uzaklaşıp dünyevi zevklere dönüş de söz konusu. “Tanrı’dan sonra en
fazla kıymet verdiği varlığını, parasını kitaplara feda etmiş ve yine
yetinmemiş, insanın paradan sonra en fazla kıymet verdiği varlığını, ruhunu
kitaplara teslim etmişti.” (Flaubert 15) Faust çağrışımı bu sözlerle daha da
belirginleşiyor zihnimde.
Fakat
elindekinin kıymetini tam olarak bilen biri de değil aslında. Açgözlü, yedi
ölümcül günahtan birine sahip aslında. Elindeki el yazmasını inceleyişinde bir
aşığın, bir sevgiliyi inceleyişinin havası var. Ona dokunuşunda, yalan yok,
okurken cinsel çağrışımlar almadım değil. Geceleri o el yazmasıyla uyuyor. Sanki
ürkmesinden endişe duyar gibi kıymetlisi için ışıkları açık bırakıyor, öyle ki
mumlar söndüğünde yeniden yakmak için komşularının kapısına dayanıyor. Onu
zaman zaman raftan alıp nazikçe, sanki sevişir gibi okşuyor. Ancak gel gelelim
kıymetli el yazmasını, dükkanına gelen bir müşteriye kaptırışında, orta yaş
bunalımında, genç ve güzel bir kadın için karısını bırakıp pişman olan bir
adamın havası saklı sanki. Önceleri kitabı ona satmak istemese de yepyeni, eşi
benzeri olmayan bir el yazmasının adını duyunca gözü dönüyor ve hemen veriyor
kitabı.
Sonunda
kandırılan karakterimiz hem kıymetlisinden oluyor, hem de bahsi geçen diğer el
yazmasını elinden kaçırıyor.
Sonra Giacomo’nun
aklını yitirişine şahit oluyoruz. Yoksunluk sendromu geçiren bir bağımlının
belirtilerini gösteriyor. Elleri titriyor, soğuk soğuk terliyor ve zamanla akli
dengesini yitiriyor.
Hikayenin
bundan sonrasını anlatmaya devam etmeyeceğim daha fazla. Buraya kadar anlatmış
olmamın sebebiyse, birazdan kendimizi içinde bulacağımız tartışma aslında.
Belçikalı edebiyat kuramcısı Georges Poulet’in kitabı Phenomenology of Reading’in bir
kısmından bahsetmek istiyorum yazımın geri kalanında.
Poulet
kitabına Mallaermé’nin Igitur adlı
hikayesinden bir sahneyi örnek vererek başlıyor. Boş bir odanın ortasında,
masanın üzerinde duran açık bir kitabın tasvirinden bahsediyor.
Kitabın
çevirisini bulamadığım için, kendimce çevirerek anlatacağım size kitabın
başında söylediklerini.
Poulet
sözlerine aslında her kitabın durumunun örnekteki tasvirle aynı olduğunu
söyleyerek devam ediyor. Aslında hepsi birer obje. Bir masanın üzerinde, rafta,
bir mağazanın vitrininde duran objeler. Her biri, birilerinin gelip onları
fiziki varlığının ötesinde bir yerlere taşımasını bekliyorlar. Poulet, onları
kafelerdeki satılık hayvanlara benzetiyor daha sonra. O hayvanlar kaderlerinin
gelecekteki sahiplerine bağlı olduğunu biliyorlar. Kitaplar da tıpkı böyle
işte. Kaderleri, gelecekteki sahiplerine bağlı ve birileri onları açıp okuyana
kadar, aslında sadece birer objeler.
Kitaplar,
Poulet’e göre, sadece dışarıdan değil, içeriden de incelenmeyi talep eden
objeler. Sadece iki boyutları yok. Üçüncü, sizi dünyadan soyutlayan bir
boyutları daha var. Bir heykelin ya da vazonun aksine, sadece etraflarına
bakınmanız yetmiyor onları anlamak için. Açılıp okunmayı talep ediyorlar. Onları
okumadığınız süreceyse, hareketsiz, cansız objeler olmaya tutsaklar.
Bibliyomani, kitap düşkünlüğü anlamına gelir. Fakat yukarıda
okuduğumu Poulet’nin argümanına göre, okunmamış bir kitap sadece objedir
aslında.
“Sevdiği
bilginin kendisi değildi aslında; onun aldığı biçimi, yansıyan suretini
seviyordu. Bir kitabı seviyordu çünkü o bir kitaptı; kokusunu, biçimini, ismini
seviyordu onun.” (11)
Giacomo’nun
bağımlı olduğu şey, kitaplar mıdır o halde? Onları okuduğunu hiç görmediğimiz
karakterimize, bu durumda bibliyomani diyebilir miyiz? Poulet’nin sözlerine
göre, basitçe bir obje bağımlısı değil mi Giacomo? Üstelik, belirli nitelikleri
olan nesnelere. Eşi benzeri olmayan el yazmalarına. Belki de nesne
bağımlılığından öte, aç gözlülüğünün bir getirisi, eşsiz varlıklara sahip
olmaya saplantı da denebilir buna.
Ancak, eğer
onları açıp okumuyorsa, tanımı ‘kitap bağımlılığı’ olan bir tanıyla anılabilir
mi?
Yazımın en
başına dönecek olursak, biz istifçiler, aslında ‘kitap severler’ değiliz
diyebiliriz o halde; çünkü onları sadece objeler olmaya mahkum ederek, kitap
olarak varlıklarına engel oluyoruz. Onları hayvanat bahçelerindeki hayvanlar gibi
kafeslere hapsediyoruz gibi duruyor aslında. O halde, biz gerçekten kitapları
seviyor muyuz?
Elif Yılmaz
Kaynakça:
- Flaubert, Gustav. Bibliyomani. Çev., Ayberk Erkay. İstanbul: Sel Yayınları, 2017.
- Poulet, Georges. “Phenomenology of Reading.” New Literary History, vol. 1, no. 1, 1969, pp. 53–68. JSTOR, www.jstor.org/stable/468372.




0 yorum