Flaubert'in Bibloyomani'si Üzerine Bir İnceleme: Gerçekten Kitapları Seviyor Muyuz?

by - Mart 08, 2019





Flaubert'in Bibloyomani'si Üzerine Bir İnceleme: Gerçekten Kitapları Seviyor Muyuz?

Gerçek bir kitap okuru olduğumu iddia edebileceğim yaşlar lise zamanlarıma denk geliyor. Daha önceleri kitap okumakla ilgili yaşadığım sıkıntılar, özellikle oturup o sabrı göstermek konusundaki sorunlar çözülünce, kendimi kitapların sihirli dünyasına kapılmışken buldum bir anda. Önceleri okuyacağım kadar kitapla başladı. Kendime seçtiğim beş ya da altı kitabı alıyor, onları bitiriyor ve yerine yenisini alıyordum. Ancak elimdeki kitaplar bitince yenisine sahip olmama bende bir takıntıya dönüşmeye başladı zamanla. Üstelik bir sürü yeni ve güzel kitap çıkıyordu ve ben hepsini merak ediyordum. Aslında düşününce, sadece onları merak ettiğimi sanıyordum.

Kitap istifçiliğine işte o zaman başladım. Evet, bunun adı kitap istifçiliği. Tüm kitap fuarlarına gidiyor, bütün internet indirimlerine bakıyor ve sürekli, sürekli kitap alıyordum. O sıralar tuttuğum blog da belli bir başarıya ulaşmış, hem de blog turu ekibimiz de yükselişe geçmişti ve aldığım kitaplara bir de sürekli tanıtım için gelen kitaplar ekleniyordu.

Bunun bende bir uyuşturucu bağımlısı etkisi yarattığını şimdilerde itiraf etmekten çekinmiyorum. Kitaplığımda duruşlarına bile âşıktım. Fakat sorunun büyük bir kaynağı da buydu. Sadece kitaplığımda duruyorlardı. Onları okuyamadan yerine yenisini alıyordum. Raflarda asla kendilerine sıra gelmeyen kitaplarım birikmişti.




Gustav Flaubert kısa hikâyesi Bibliyomani’de benzer bir saplantıya sahip bir karakteri anlatıyor bize. Bir kitap koleksiyoneri Giacomo. Kitabın açılış kısmında yapılan tasvir bana önce meşhur Notre Dame’ın Kamburu’nu anımsattı, sonraları okudukçaysa Goethe ve Marlowe’dan tanıdığımız meşhur Faust karakterini. Hikâye ilerledikçe, aynı saplantı, aynı aç gözlülük, aynı şeytani saplantı seziliyor aslında. Yazarın niyeti bu muydu bilemem ama bu çağrışımlar kendi içimde karakter hakkında bir çağrışımda bulunuyor.


Giacomo, kitaplara saplantısı olan bir karakter. Onları raflarından alıyor, okşuyor, inceliyor, kokluyor, her bir ayrıntılarına özenle dokunuyor ve ardından yepyeni bir rafa kaldırıyor. Kitabın fiziksel varlığını duyularıyla hissediyor, o varlığı oradan oraya taşıyor ancak asla onları okumuyor…
            
Özel ilgi alanı elyazmaları olan Giacomo, öyle pek de okuma yazması olan bir karakter değil aslında. Fakat elindeki kıymetli elyazmalarına bir âşık gibi davranıyor. Keşişliği bırakıp, tüm benliğini kitaplara adamış biri Giacomo. Aslında varoluşunda dinden uzaklaşıp dünyevi zevklere dönüş de söz konusu. “Tanrı’dan sonra en fazla kıymet verdiği varlığını, parasını kitaplara feda etmiş ve yine yetinmemiş, insanın paradan sonra en fazla kıymet verdiği varlığını, ruhunu kitaplara teslim etmişti.” (Flaubert 15) Faust çağrışımı bu sözlerle daha da belirginleşiyor zihnimde.
            
Fakat elindekinin kıymetini tam olarak bilen biri de değil aslında. Açgözlü, yedi ölümcül günahtan birine sahip aslında. Elindeki el yazmasını inceleyişinde bir aşığın, bir sevgiliyi inceleyişinin havası var. Ona dokunuşunda, yalan yok, okurken cinsel çağrışımlar almadım değil. Geceleri o el yazmasıyla uyuyor. Sanki ürkmesinden endişe duyar gibi kıymetlisi için ışıkları açık bırakıyor, öyle ki mumlar söndüğünde yeniden yakmak için komşularının kapısına dayanıyor. Onu zaman zaman raftan alıp nazikçe, sanki sevişir gibi okşuyor. Ancak gel gelelim kıymetli el yazmasını, dükkanına gelen bir müşteriye kaptırışında, orta yaş bunalımında, genç ve güzel bir kadın için karısını bırakıp pişman olan bir adamın havası saklı sanki. Önceleri kitabı ona satmak istemese de yepyeni, eşi benzeri olmayan bir el yazmasının adını duyunca gözü dönüyor ve hemen veriyor kitabı.
            
Sonunda kandırılan karakterimiz hem kıymetlisinden oluyor, hem de bahsi geçen diğer el yazmasını elinden kaçırıyor.
            
Sonra Giacomo’nun aklını yitirişine şahit oluyoruz. Yoksunluk sendromu geçiren bir bağımlının belirtilerini gösteriyor. Elleri titriyor, soğuk soğuk terliyor ve zamanla akli dengesini yitiriyor.
            
Hikayenin bundan sonrasını anlatmaya devam etmeyeceğim daha fazla. Buraya kadar anlatmış olmamın sebebiyse, birazdan kendimizi içinde bulacağımız tartışma aslında.


Belçikalı edebiyat kuramcısı Georges Poulet’in kitabı Phenomenology of Reading’in bir kısmından bahsetmek istiyorum yazımın geri kalanında.
            
Poulet kitabına Mallaermé’nin Igitur adlı hikayesinden bir sahneyi örnek vererek başlıyor. Boş bir odanın ortasında, masanın üzerinde duran açık bir kitabın tasvirinden bahsediyor.
            
Kitabın çevirisini bulamadığım için, kendimce çevirerek anlatacağım size kitabın başında söylediklerini.
            
Poulet sözlerine aslında her kitabın durumunun örnekteki tasvirle aynı olduğunu söyleyerek devam ediyor. Aslında hepsi birer obje. Bir masanın üzerinde, rafta, bir mağazanın vitrininde duran objeler. Her biri, birilerinin gelip onları fiziki varlığının ötesinde bir yerlere taşımasını bekliyorlar. Poulet, onları kafelerdeki satılık hayvanlara benzetiyor daha sonra. O hayvanlar kaderlerinin gelecekteki sahiplerine bağlı olduğunu biliyorlar. Kitaplar da tıpkı böyle işte. Kaderleri, gelecekteki sahiplerine bağlı ve birileri onları açıp okuyana kadar, aslında sadece birer objeler.
            
Kitaplar, Poulet’e göre, sadece dışarıdan değil, içeriden de incelenmeyi talep eden objeler. Sadece iki boyutları yok. Üçüncü, sizi dünyadan soyutlayan bir boyutları daha var. Bir heykelin ya da vazonun aksine, sadece etraflarına bakınmanız yetmiyor onları anlamak için. Açılıp okunmayı talep ediyorlar. Onları okumadığınız süreceyse, hareketsiz, cansız objeler olmaya tutsaklar.


Bibliyomani, kitap düşkünlüğü anlamına gelir. Fakat yukarıda okuduğumu Poulet’nin argümanına göre, okunmamış bir kitap sadece objedir aslında.
            
“Sevdiği bilginin kendisi değildi aslında; onun aldığı biçimi, yansıyan suretini seviyordu. Bir kitabı seviyordu çünkü o bir kitaptı; kokusunu, biçimini, ismini seviyordu onun.” (11)
            
Giacomo’nun bağımlı olduğu şey, kitaplar mıdır o halde? Onları okuduğunu hiç görmediğimiz karakterimize, bu durumda bibliyomani diyebilir miyiz? Poulet’nin sözlerine göre, basitçe bir obje bağımlısı değil mi Giacomo? Üstelik, belirli nitelikleri olan nesnelere. Eşi benzeri olmayan el yazmalarına. Belki de nesne bağımlılığından öte, aç gözlülüğünün bir getirisi, eşsiz varlıklara sahip olmaya saplantı da denebilir buna.
            
Ancak, eğer onları açıp okumuyorsa, tanımı ‘kitap bağımlılığı’ olan bir tanıyla anılabilir mi?
           
Yazımın en başına dönecek olursak, biz istifçiler, aslında ‘kitap severler’ değiliz diyebiliriz o halde; çünkü onları sadece objeler olmaya mahkum ederek, kitap olarak varlıklarına engel oluyoruz.  Onları hayvanat bahçelerindeki hayvanlar gibi kafeslere hapsediyoruz gibi duruyor aslında. O halde, biz gerçekten kitapları seviyor muyuz?

Elif Yılmaz

Kaynakça:
  1.        Flaubert, Gustav. Bibliyomani. Çev., Ayberk Erkay. İstanbul: Sel Yayınları, 2017.
  2.          Poulet, Georges. “Phenomenology of Reading.” New Literary History, vol. 1, no. 1, 1969, pp. 53–68. JSTOR, www.jstor.org/stable/468372.



You May Also Like

0 yorum